İnsanoğlu, var olduğu günden bu yana bir topluluğa ait olma, kabul görme ve onaylanma içgüdüsüyle hareket etmiştir. Antik çağlarda bir kabileden dışlanmak fiziksel bir ölüm demekken, modern dünyada bu korku şekil değiştirerek ruhsal bir hapishaneye dönüşmüştür. Toplumumuzda bu hapishanenin gardiyanı, kim olduğu asla tam olarak bilinmeyen ama her kararın gölgesinde bekleyen o devasa ses, yani "elalem"dir.
"Elalem ne der?" sorusu, bireyin kendi özgünlüğüne vurduğu en ağır prangadır. Hayatımızın en kritik dönemçlerinde; hangi mesleği seçeceğimizden kiminle hayatımızı birleştireceğimize, nasıl giyineceğimizden neye inanacağımıza kadar pek çok alanda kararlarımızı bu hayali jüriye göre şekillendiririz. Bilinçaltı düzeyinde bu korku, aslında derin bir yetersizlik ve yalnız kalma kaygısının dışavurumudur. Kişi, çevresi tarafından ayıplanmamak ya da yadırganmamak adına, kendi içsel pusulasını susturup toplumun ona biçtiği kostümü giymeyi tercih eder. Ancak bu tercih, beraberinde büyük bir trajediyi getirir: Kendine ihanet etmek.
Başkalarını memnun etme çabasıyla geçen bir ömür, aslında bir figüranlık hikayesidir. Kendi hayatının başrolünde olması gereken insan, "elalem" olarak adlandırdığı o belirsiz kitlenin beklentilerini karşılamak için harcadığı mesai içinde kendi hayallerini ve yeteneklerini unutur. Bu durumun psikolojik bedeli ise kronik bir mutsuzluk, sebepsiz bir içsel boşluk ve yorgunluktur. Çünkü ruh, kendi doğasına aykırı yaşatıldığında alarm vermeye başlar. Başkalarının alkışları arasında kendi sesini duyamayan birey, bir süre sonra "herkesin istediği ama kimsenin tanımadığı" bir yabancıya dönüşür.
Bu döngüden kurtulmanın yolu, dışarıdaki gürültüyü kısmak ve içerideki o cılız ama gerçek sesle yeniden bağ kurmaktır. Şunu fark etmek gerekir ki; o çok korkulan "elalem", aslında herkesin kendi korkularıyla boğuştuğu bir gölgeler topluluğudur. Kimse sanıldığı kadar başkalarıyla ilgilenmez; herkes kendi hayatındaki o hayali jüriyi susturmaya çalışmaktadır. İnsanın kendisine karşı en büyük sorumluluğu, başkalarının beklentilerini karşılamak değil, kendi potansiyelini gerçekleştirmektir.
Sonuç olarak, gerçek özgürlük başkalarının yargılarından muaf olmak değil, bu yargıların bizim üzerimizdeki gücünü iptal etmektir. Hata yapma, eleştirilme ve hatta bazen "ayıplanma" pahasına kendi yolunda yürümek, ruhun en büyük zaferidir. Çünkü hayat, başkalarının onayını bekleyerek harcanmayacak kadar biriciktir. Ancak başkalarının gözündeki sahte imajımızı yıkma cesaretini gösterdiğimizde, kendi gerçekliğimizin toprağında kök salabiliriz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrem Sönmezoğlu
Elalem Ne Der?
İnsanoğlu, var olduğu günden bu yana bir topluluğa ait olma, kabul görme ve onaylanma içgüdüsüyle hareket etmiştir. Antik çağlarda bir kabileden dışlanmak fiziksel bir ölüm demekken, modern dünyada bu korku şekil değiştirerek ruhsal bir hapishaneye dönüşmüştür. Toplumumuzda bu hapishanenin gardiyanı, kim olduğu asla tam olarak bilinmeyen ama her kararın gölgesinde bekleyen o devasa ses, yani "elalem"dir.
"Elalem ne der?" sorusu, bireyin kendi özgünlüğüne vurduğu en ağır prangadır. Hayatımızın en kritik dönemçlerinde; hangi mesleği seçeceğimizden kiminle hayatımızı birleştireceğimize, nasıl giyineceğimizden neye inanacağımıza kadar pek çok alanda kararlarımızı bu hayali jüriye göre şekillendiririz. Bilinçaltı düzeyinde bu korku, aslında derin bir yetersizlik ve yalnız kalma kaygısının dışavurumudur. Kişi, çevresi tarafından ayıplanmamak ya da yadırganmamak adına, kendi içsel pusulasını susturup toplumun ona biçtiği kostümü giymeyi tercih eder. Ancak bu tercih, beraberinde büyük bir trajediyi getirir: Kendine ihanet etmek.
Başkalarını memnun etme çabasıyla geçen bir ömür, aslında bir figüranlık hikayesidir. Kendi hayatının başrolünde olması gereken insan, "elalem" olarak adlandırdığı o belirsiz kitlenin beklentilerini karşılamak için harcadığı mesai içinde kendi hayallerini ve yeteneklerini unutur. Bu durumun psikolojik bedeli ise kronik bir mutsuzluk, sebepsiz bir içsel boşluk ve yorgunluktur. Çünkü ruh, kendi doğasına aykırı yaşatıldığında alarm vermeye başlar. Başkalarının alkışları arasında kendi sesini duyamayan birey, bir süre sonra "herkesin istediği ama kimsenin tanımadığı" bir yabancıya dönüşür.
Bu döngüden kurtulmanın yolu, dışarıdaki gürültüyü kısmak ve içerideki o cılız ama gerçek sesle yeniden bağ kurmaktır. Şunu fark etmek gerekir ki; o çok korkulan "elalem", aslında herkesin kendi korkularıyla boğuştuğu bir gölgeler topluluğudur. Kimse sanıldığı kadar başkalarıyla ilgilenmez; herkes kendi hayatındaki o hayali jüriyi susturmaya çalışmaktadır. İnsanın kendisine karşı en büyük sorumluluğu, başkalarının beklentilerini karşılamak değil, kendi potansiyelini gerçekleştirmektir.
Sonuç olarak, gerçek özgürlük başkalarının yargılarından muaf olmak değil, bu yargıların bizim üzerimizdeki gücünü iptal etmektir. Hata yapma, eleştirilme ve hatta bazen "ayıplanma" pahasına kendi yolunda yürümek, ruhun en büyük zaferidir. Çünkü hayat, başkalarının onayını bekleyerek harcanmayacak kadar biriciktir. Ancak başkalarının gözündeki sahte imajımızı yıkma cesaretini gösterdiğimizde, kendi gerçekliğimizin toprağında kök salabiliriz.