Yüzyıllardır aynı bayat nakarat kulaklarımızda: "Dilini tut, başını eğ, uyum sağla." Ataerkil düzenin o tozlu raflarında, üzerine en çok yatırım yapılan proje hiç şüphesiz "makbul kadın" projesidir. Bu projenin başarısı, kadının ne kadar uysal, ne kadar idare eden ve ne kadar sessiz olduğuyla ölçülür. Çünkü bu sistemde kadın, ancak kendi varlığından feragat ettiği ölçüde baş tacı edilir. Sorgulamayan kadın, toplumun altın madalyalı sporcusu gibi ödüllendirilirken; düşünen, sorgulayan ve "hayır" diyen kadın, düzenin çarklarını bozan bir arıza olarak görülür.
Bize "hanımefendilik" adı altında pazarlanan o uysallık, aslında ruhsal bir prangadır. "Uysal kadın sevilir" derken kastettikleri şey, çatışma çıkarmayan, hakkını aramayan, kendisine çizilen o daracık sınırların içinde uslu uslu oturan bir gölgedir. Bir kadın ne kadar görünmezse, o kadar makbul sayılır. Ancak bu sevgi, sahte bir sevgidir. Bu, bir bireye duyulan saygı değil; itaat eden bir nesneye duyulan konforlu bir memnuniyettir. Bizler sevilmek için kendimizi yok etmeyi, onaylanmak için sesimizi kısmayı reddediyoruz.
Neden mi düşünen kadın susturulur? Çünkü düşünmek, bir uyanıştır. Sorgulayan bir kadın; kendisine kutsal bir görev gibi sunulan "karşılıksız hizmetin" aslında bir emek sömürüsü olduğunu fark eder. O, "kutsal aile" masalının arkasına gizlenen şiddeti, baskıyı ve eşitsizliği deşifre eder. Düşünen kadın, masaya yumruğunu vurduğunda sadece kendi hakkını değil, kız kardeşlerinin de hakkını arar. İşte bu yüzden sesimiz "çirkin", kahkahamız "fazla", fikrimiz "tehlikeli" bulunur. Ataerki, itaatle beslenir; biz ise isyanla büyüyoruz.
Bize "itaat et ki huzurun olsun" diyenlere bir cevabımız var: Sizin huzurunuz, bizim hapishanemizdir. Bir kadının susturulması, sadece bir kişinin sessizliği değil, bir neslin iradesinin ipotek altına alınmasıdır. Bizden beklenen o "makbul" kadın şablonuna sığmayacak kadar büyüğüz. Ne uysal bir eş, ne sadece bir "bakıcı", ne de sessiz bir figüran olmayı kabul ediyoruz. Bizler hayatın tam merkezinde, kendi kararlarımızın efendisi olarak varız.
Eğer "makbul kadın" olmak sessiz kalmayı gerektiriyorsa, biz "istenmeyen" olmayı gururla seçiyoruz. Sorgulayan, bağıran, sokağa çıkan ve itaat etmeyen kadınların sesi, bu köhne düzenin duvarlarını yıkacak tek güçtür.
Kafeslerin kapılarını biz açtık, artık uçmayı unutmuş olanlara kanatlarını hatırlatma vaktidir. Unutmayın; dünya, itaat eden kadınların değil, o sessizliği yırtıp atan kadınların omuzlarında yükselecek.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrem Sönmezoğlu
Makbul Kadın Olmayı Reddediyoruz
Yüzyıllardır aynı bayat nakarat kulaklarımızda: "Dilini tut, başını eğ, uyum sağla." Ataerkil düzenin o tozlu raflarında, üzerine en çok yatırım yapılan proje hiç şüphesiz "makbul kadın" projesidir. Bu projenin başarısı, kadının ne kadar uysal, ne kadar idare eden ve ne kadar sessiz olduğuyla ölçülür. Çünkü bu sistemde kadın, ancak kendi varlığından feragat ettiği ölçüde baş tacı edilir. Sorgulamayan kadın, toplumun altın madalyalı sporcusu gibi ödüllendirilirken; düşünen, sorgulayan ve "hayır" diyen kadın, düzenin çarklarını bozan bir arıza olarak görülür.
Bize "hanımefendilik" adı altında pazarlanan o uysallık, aslında ruhsal bir prangadır. "Uysal kadın sevilir" derken kastettikleri şey, çatışma çıkarmayan, hakkını aramayan, kendisine çizilen o daracık sınırların içinde uslu uslu oturan bir gölgedir. Bir kadın ne kadar görünmezse, o kadar makbul sayılır. Ancak bu sevgi, sahte bir sevgidir. Bu, bir bireye duyulan saygı değil; itaat eden bir nesneye duyulan konforlu bir memnuniyettir. Bizler sevilmek için kendimizi yok etmeyi, onaylanmak için sesimizi kısmayı reddediyoruz.
Neden mi düşünen kadın susturulur? Çünkü düşünmek, bir uyanıştır. Sorgulayan bir kadın; kendisine kutsal bir görev gibi sunulan "karşılıksız hizmetin" aslında bir emek sömürüsü olduğunu fark eder. O, "kutsal aile" masalının arkasına gizlenen şiddeti, baskıyı ve eşitsizliği deşifre eder. Düşünen kadın, masaya yumruğunu vurduğunda sadece kendi hakkını değil, kız kardeşlerinin de hakkını arar. İşte bu yüzden sesimiz "çirkin", kahkahamız "fazla", fikrimiz "tehlikeli" bulunur. Ataerki, itaatle beslenir; biz ise isyanla büyüyoruz.
Bize "itaat et ki huzurun olsun" diyenlere bir cevabımız var: Sizin huzurunuz, bizim hapishanemizdir. Bir kadının susturulması, sadece bir kişinin sessizliği değil, bir neslin iradesinin ipotek altına alınmasıdır. Bizden beklenen o "makbul" kadın şablonuna sığmayacak kadar büyüğüz. Ne uysal bir eş, ne sadece bir "bakıcı", ne de sessiz bir figüran olmayı kabul ediyoruz. Bizler hayatın tam merkezinde, kendi kararlarımızın efendisi olarak varız.
Eğer "makbul kadın" olmak sessiz kalmayı gerektiriyorsa, biz "istenmeyen" olmayı gururla seçiyoruz. Sorgulayan, bağıran, sokağa çıkan ve itaat etmeyen kadınların sesi, bu köhne düzenin duvarlarını yıkacak tek güçtür.
Kafeslerin kapılarını biz açtık, artık uçmayı unutmuş olanlara kanatlarını hatırlatma vaktidir. Unutmayın; dünya, itaat eden kadınların değil, o sessizliği yırtıp atan kadınların omuzlarında yükselecek.