Eskiden bir suç işlendiğinde cezası idam meydanlarında kesilirdi. Artık idam sehpası yok ama sosyal medya platformları var. Klavye başında o suçlulara lanet dolu cümleler yazmak, itibarını zedeleyecek sözler sarf etmek toplumun içinin rahatlaması için yeterli bir ceza sistemi haline geldi. Düşünsenize; adam masum bir kadını sırf canı istedi diye canice katlediyor, bir başkası araba çalıyor, bir diğeri trafikteki yol verme kavgasında karşısındaki şoförü bıçaklıyor. Sonra ne oluyor dersiniz? Sosyal medya kahramanları sonuç ortaya çıkıp, ruhundaki tüm gazabı bu potansiyel suç makinelerinin üzerlerine kusuyorlar.
Sonra ne oluyor dersiniz? Sosyal medya kahramanları sonuç ortaya çıkıp, ruhundaki tüm gazabı bu potansiyel suç makinelerinin üzerlerine kusuyorlar. Birkaç saatliğine herkes cellat, herkes savcı, herkes en etik yaşamın temsilcisi kesiliyor. Ekranın soğuk ışığı, öfkeyle kasılan yüzleri aydınlatırken, atılan her "tweet" aslında sanığa inen bir kırbaç darbesi gibi algılanıyor. Toplum, adaletin tecelli etmesini bekleyecek sabrı yitirdiği için, cezayı kendi elleriyle, dijital linçlerle kesmeyi seçiyor.
Ancak bu "modern meydan dayağının" karanlık bir tarafı var: Adalet duygusunun uyuşması. Gerçek bir ceza sistemi, suçlunun ıslahını ya da toplumdan tecrit edilmesini hedeflerken; sosyal medya mahkemeleri sadece geçici bir deşarj sağlıyor. Klavyenin başında dökülen o lanetler, ertesi gün yeni bir gündemle, yeni bir "linç objesiyle" yer değiştiriyor. Asıl korkutucu olan ise şu: Bizler suçluya küfrederken, suçun kendisini değil, sadece o anki öfkemizi tüketiyoruz.
Dahası, bu dijital idam mangaları bazen namluyu yanlış yere doğrultuyor. Bir yanlış anlama, bir montaj video ya da eksik bir bilgiyle masum insanlar da bu dijital sehpaya çıkartılıyor. İtibar suikastları, bir insanın hayatını fiziksel ölümden daha beter bir bitkisel hayata sokabiliyor. Adaletin sarayı, artık mermer sütunlu binalar değil, bir "hashtag"in altındaki yorumlar dizisi haline gelmiş durumda.
Sonuçta; idam sehpaları meydanlardan kalktı ama parmaklarımızın ucundaki o öfke, her gün binlerce kişiyi asıp kesmeye devam ediyor. İçimiz rahatlıyor mu? Belki bir anlığına. Ama suç makineleri sokaklarda dolaşmaya devam ederken, bizim sadece klavye başında "iyi insanlar" olduğumuzu kanıtlama çabamız, gerçek adaletin yerine geçmiyor. Dijital çığlıklar dindiğinde, geriye sadece daha fazla öfke ve bir türlü dikiş tutmayan toplumsal vicdanımız kalıyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrem Sönmezoğlu
Parmaklarımızın Ucundaki Dijital Giyotin
Eskiden bir suç işlendiğinde cezası idam meydanlarında kesilirdi. Artık idam sehpası yok ama sosyal medya platformları var. Klavye başında o suçlulara lanet dolu cümleler yazmak, itibarını zedeleyecek sözler sarf etmek toplumun içinin rahatlaması için yeterli bir ceza sistemi haline geldi. Düşünsenize; adam masum bir kadını sırf canı istedi diye canice katlediyor, bir başkası araba çalıyor, bir diğeri trafikteki yol verme kavgasında karşısındaki şoförü bıçaklıyor. Sonra ne oluyor dersiniz? Sosyal medya kahramanları sonuç ortaya çıkıp, ruhundaki tüm gazabı bu potansiyel suç makinelerinin üzerlerine kusuyorlar.
Sonra ne oluyor dersiniz? Sosyal medya kahramanları sonuç ortaya çıkıp, ruhundaki tüm gazabı bu potansiyel suç makinelerinin üzerlerine kusuyorlar. Birkaç saatliğine herkes cellat, herkes savcı, herkes en etik yaşamın temsilcisi kesiliyor. Ekranın soğuk ışığı, öfkeyle kasılan yüzleri aydınlatırken, atılan her "tweet" aslında sanığa inen bir kırbaç darbesi gibi algılanıyor. Toplum, adaletin tecelli etmesini bekleyecek sabrı yitirdiği için, cezayı kendi elleriyle, dijital linçlerle kesmeyi seçiyor.
Ancak bu "modern meydan dayağının" karanlık bir tarafı var: Adalet duygusunun uyuşması. Gerçek bir ceza sistemi, suçlunun ıslahını ya da toplumdan tecrit edilmesini hedeflerken; sosyal medya mahkemeleri sadece geçici bir deşarj sağlıyor. Klavyenin başında dökülen o lanetler, ertesi gün yeni bir gündemle, yeni bir "linç objesiyle" yer değiştiriyor. Asıl korkutucu olan ise şu: Bizler suçluya küfrederken, suçun kendisini değil, sadece o anki öfkemizi tüketiyoruz.
Dahası, bu dijital idam mangaları bazen namluyu yanlış yere doğrultuyor. Bir yanlış anlama, bir montaj video ya da eksik bir bilgiyle masum insanlar da bu dijital sehpaya çıkartılıyor. İtibar suikastları, bir insanın hayatını fiziksel ölümden daha beter bir bitkisel hayata sokabiliyor. Adaletin sarayı, artık mermer sütunlu binalar değil, bir "hashtag"in altındaki yorumlar dizisi haline gelmiş durumda.
Sonuçta; idam sehpaları meydanlardan kalktı ama parmaklarımızın ucundaki o öfke, her gün binlerce kişiyi asıp kesmeye devam ediyor. İçimiz rahatlıyor mu? Belki bir anlığına. Ama suç makineleri sokaklarda dolaşmaya devam ederken, bizim sadece klavye başında "iyi insanlar" olduğumuzu kanıtlama çabamız, gerçek adaletin yerine geçmiyor. Dijital çığlıklar dindiğinde, geriye sadece daha fazla öfke ve bir türlü dikiş tutmayan toplumsal vicdanımız kalıyor.