Eskiler "Sağ elin verdiğini sol el görmesin," derdi. Şimdilerde ise sağ elin verdiğini, sol eldeki son model telefonla 4K çözünürlükte kaydedip milyonlara izletmezsek, sanki o iyilik hiç yapılmamış sayılıyor. Bir çocuğun mahzun bakışı, bir annenin hastane koridorundaki çaresiz titreyişi, şık ofislerin yüksek bütçeli duygu pazarlama stratejilerine meze ediliyor.
Peki, biz gerçekten o çocuğa mı yardım ediyoruz, yoksa kendi vicdanımızın vergisini mi ödüyoruz?
Psikolojinin devlerinden Carl Jung, her insanın bir "Gölge"si olduğunu söyler. Gölge; bizim kabul etmek istemediğimiz, toplumdan sakladığımız, bencil, hırslı ve karanlık tarafımızdır. İnsan, bu karanlığıyla yüzleşemediği zaman onu bir başkasına yansıtır.
Bugün devasa bütçeli bazı dernekler, tam olarak bizim bu "Gölge"mizden besleniyor. Sokaktaki açlığa, hastanedeki çığlığa bakmaya cesaretimiz yok. Oraya gitmek, o acıya dokunmak bizi kendi konforumuzla yüzleştirir. Biz de ne yapıyoruz? Bir butona basıp üç beş kuruş göndererek, o karanlığı "başkası halletsin" diye devrediyoruz. Dernekler de bize şunu vadediyor: "Siz elinizi kirletmeyin, biz sizin yerinize üzülür, sizin yerinize o çocuğun başını okşar, fotoğrafını da size yollarız."
İşte tam bu noktada iyilik, bir erdem olmaktan çıkıp bir ticarete dönüşüyor.
Acı olan şu ki; bugün en çok yardımı en çok ihtiyacı olan değil, reklam bütçesi en büyük olan topluyor. Gerçekten yardıma muhtaç olanın sesi kısıldıkça, profesyonel ajanslarla çalışan, "duygu sömürüsü" kliplerine binlerce dolar harcayan yapılar parayı kasasına istifliyor. Şeffaflıktan uzak bu devasa bütçeler, plazaların camlarından aşağı süzülürken; asıl mağdur olan hasta ve engelli çocukların ebeveynleri, bürokrasinin ve "maddi kazanç odağının" dişlileri arasında eziliyor.
Bir annenin, çocuğunun ilacı için dernek kapılarında "yeterince acıklı bir hikaye" sunmak zorunda bırakılması, insanlığın geldiği en dip noktadır.
Bağış kutularının üzerine yapıştırılan o hüzünlü çocuk yüzleri, aslında birer reklam yüzü değildir. Onlar birer candır, birer mahremiyettir. Oysa bugün yardım kültürü, çocuğu bir "nesneye", ebeveyni ise bir "minnet borçlusuna" dönüştürmüş durumda.
Unutmayalım ki; iyilik, bir fotoğraf karesine sığdırılamayacak kadar ağır bir yüktür. Gerçek merhamet, o kameranın ışığı söndüğünde, o flaşlar patlamadığında başlar.
Eğer bir dernek, yardımı değil de kendi markasını büyütüyorsa; eğer bir bağış, veren kişiyi "kurtarıcı" gibi hissettirip alanı küçültüyorsa, orada vicdan değil, ticaret vardır. Kendi içimizdeki "Gölge"yle yüzleşme vaktimiz geldi: Biz o parayı o çocuk yaşasın diye mi veriyoruz, yoksa biz huzurla uyuyalım diye mi?
Vicdanın vergisi olmaz. Ama vicdanın bir haysiyeti vardır ve o haysiyet, bir çocuğun gözyaşından daha ucuz değildir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrem Sönmezoğlu
Vicdanın Vergisi Olmaz
Eskiler "Sağ elin verdiğini sol el görmesin," derdi. Şimdilerde ise sağ elin verdiğini, sol eldeki son model telefonla 4K çözünürlükte kaydedip milyonlara izletmezsek, sanki o iyilik hiç yapılmamış sayılıyor. Bir çocuğun mahzun bakışı, bir annenin hastane koridorundaki çaresiz titreyişi, şık ofislerin yüksek bütçeli duygu pazarlama stratejilerine meze ediliyor.
Peki, biz gerçekten o çocuğa mı yardım ediyoruz, yoksa kendi vicdanımızın vergisini mi ödüyoruz?
Jung’un Aynasındaki Karanlık: "Gölge"mizle Tanışmak
Psikolojinin devlerinden Carl Jung, her insanın bir "Gölge"si olduğunu söyler. Gölge; bizim kabul etmek istemediğimiz, toplumdan sakladığımız, bencil, hırslı ve karanlık tarafımızdır. İnsan, bu karanlığıyla yüzleşemediği zaman onu bir başkasına yansıtır.
Bugün devasa bütçeli bazı dernekler, tam olarak bizim bu "Gölge"mizden besleniyor. Sokaktaki açlığa, hastanedeki çığlığa bakmaya cesaretimiz yok. Oraya gitmek, o acıya dokunmak bizi kendi konforumuzla yüzleştirir. Biz de ne yapıyoruz? Bir butona basıp üç beş kuruş göndererek, o karanlığı "başkası halletsin" diye devrediyoruz. Dernekler de bize şunu vadediyor: "Siz elinizi kirletmeyin, biz sizin yerinize üzülür, sizin yerinize o çocuğun başını okşar, fotoğrafını da size yollarız."
İşte tam bu noktada iyilik, bir erdem olmaktan çıkıp bir ticarete dönüşüyor.
Acı olan şu ki; bugün en çok yardımı en çok ihtiyacı olan değil, reklam bütçesi en büyük olan topluyor. Gerçekten yardıma muhtaç olanın sesi kısıldıkça, profesyonel ajanslarla çalışan, "duygu sömürüsü" kliplerine binlerce dolar harcayan yapılar parayı kasasına istifliyor. Şeffaflıktan uzak bu devasa bütçeler, plazaların camlarından aşağı süzülürken; asıl mağdur olan hasta ve engelli çocukların ebeveynleri, bürokrasinin ve "maddi kazanç odağının" dişlileri arasında eziliyor.
Bir annenin, çocuğunun ilacı için dernek kapılarında "yeterince acıklı bir hikaye" sunmak zorunda bırakılması, insanlığın geldiği en dip noktadır.
Bağış kutularının üzerine yapıştırılan o hüzünlü çocuk yüzleri, aslında birer reklam yüzü değildir. Onlar birer candır, birer mahremiyettir. Oysa bugün yardım kültürü, çocuğu bir "nesneye", ebeveyni ise bir "minnet borçlusuna" dönüştürmüş durumda.
Unutmayalım ki; iyilik, bir fotoğraf karesine sığdırılamayacak kadar ağır bir yüktür. Gerçek merhamet, o kameranın ışığı söndüğünde, o flaşlar patlamadığında başlar.
Eğer bir dernek, yardımı değil de kendi markasını büyütüyorsa; eğer bir bağış, veren kişiyi "kurtarıcı" gibi hissettirip alanı küçültüyorsa, orada vicdan değil, ticaret vardır. Kendi içimizdeki "Gölge"yle yüzleşme vaktimiz geldi: Biz o parayı o çocuk yaşasın diye mi veriyoruz, yoksa biz huzurla uyuyalım diye mi?
Vicdanın vergisi olmaz. Ama vicdanın bir haysiyeti vardır ve o haysiyet, bir çocuğun gözyaşından daha ucuz değildir.