Toplum bize sürekli bir şeyi öğretiyor: acıya dayanabilmek bir erdemdir. Küçük yaşlardan itibaren sabretmek, katlanmak, kendini geri planda tutmak övülüyor. “Dayanabilen güçlüdür” deniyor, “katlanabilen olgunlaşır” deniyor. Ama kimse bu yargıların altında insanın yavaş yavaş nasıl eridiğini söylemiyor.
Acıya alışmak bir yetenekmiş gibi gösteriliyor. Sanki hislerini bastırmak, kendini susturmak, kırılganlığını gizlemek bir başarıymış gibi. Oysa bu, çoğu zaman bir hayatta kalma mekanizmasıdır. İnsan, başka türlü yaşayamıyorsa sessiz kalmayı öğrenir. Ama toplum bunu ödüllendirir, kutsar, erdem gibi sunar. Övgülerle dolu bir kabın içinde yavaş yavaş kaybolur.
Ve öyle bir durum oluşur ki, artık acıya karşı duyarsızlaşmak normal sayılır. Duygular körelir, gözler donuklaşır, kalp bir süre sonra susturulmuş bir makineye dönüşür. Acı, artık hissedilmeyen bir enstrüman haline gelir. Ama sessizlik ve kayıtsızlık, gerçek bir güç değildir; tam tersine, insanın kendi ruhundan çaldığı bir parçadır.
En korkutucu yanı ise şudur: toplum, bu körelmişliği fark etmez. Kendi yorgunluğunu, kendi kırılganlığını görmeyen bir toplum, acıyı erdem gibi sunar ve herkesten bunu bekler. Büyüyen nesiller, “katlanmak iyidir” diye yetiştirilir. Duygularını ifade edenler ötekileştirilir, acılarını paylaşanlar zayıf sayılır. Oysa acı paylaşılınca hafifler, bastırılınca çoğalır.
Acıya alışmak bir erdem değil; suskunluğun bir maskesidir. İnsan, kendini susturduğunda toplum onu alkışlar, ama içten içe kaybolan şeyleri kimse görmez. Bu yüzden acıya alışmak, çoğu zaman bir ödül değil, bir kayıptır.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Acıyı erdem gibi sunan bir toplumda büyümek, insanın kendisiyle yüzleşmesini engeller. Sessizliğe ödül verildiği yerde, sesini çıkaran kaybeder. Kendi acını kabul edebilmek, buna direnebilmek ise gerçek cesarettir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
Acıya Alışmak Erdem Gibi Sunuluyor
Toplum bize sürekli bir şeyi öğretiyor: acıya dayanabilmek bir erdemdir. Küçük yaşlardan itibaren sabretmek, katlanmak, kendini geri planda tutmak övülüyor. “Dayanabilen güçlüdür” deniyor, “katlanabilen olgunlaşır” deniyor. Ama kimse bu yargıların altında insanın yavaş yavaş nasıl eridiğini söylemiyor.
Acıya alışmak bir yetenekmiş gibi gösteriliyor. Sanki hislerini bastırmak, kendini susturmak, kırılganlığını gizlemek bir başarıymış gibi. Oysa bu, çoğu zaman bir hayatta kalma mekanizmasıdır. İnsan, başka türlü yaşayamıyorsa sessiz kalmayı öğrenir. Ama toplum bunu ödüllendirir, kutsar, erdem gibi sunar. Övgülerle dolu bir kabın içinde yavaş yavaş kaybolur.
Ve öyle bir durum oluşur ki, artık acıya karşı duyarsızlaşmak normal sayılır. Duygular körelir, gözler donuklaşır, kalp bir süre sonra susturulmuş bir makineye dönüşür. Acı, artık hissedilmeyen bir enstrüman haline gelir. Ama sessizlik ve kayıtsızlık, gerçek bir güç değildir; tam tersine, insanın kendi ruhundan çaldığı bir parçadır.
En korkutucu yanı ise şudur: toplum, bu körelmişliği fark etmez. Kendi yorgunluğunu, kendi kırılganlığını görmeyen bir toplum, acıyı erdem gibi sunar ve herkesten bunu bekler. Büyüyen nesiller, “katlanmak iyidir” diye yetiştirilir. Duygularını ifade edenler ötekileştirilir, acılarını paylaşanlar zayıf sayılır. Oysa acı paylaşılınca hafifler, bastırılınca çoğalır.
Acıya alışmak bir erdem değil; suskunluğun bir maskesidir. İnsan, kendini susturduğunda toplum onu alkışlar, ama içten içe kaybolan şeyleri kimse görmez. Bu yüzden acıya alışmak, çoğu zaman bir ödül değil, bir kayıptır.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Acıyı erdem gibi sunan bir toplumda büyümek, insanın kendisiyle yüzleşmesini engeller. Sessizliğe ödül verildiği yerde, sesini çıkaran kaybeder. Kendi acını kabul edebilmek, buna direnebilmek ise gerçek cesarettir.