Bazı insanlar vardır; yaşar ama yaşamaz gibidir. Sabah uyanır, günün içine karışır, konuşur, güler, üretir… Ama bütün bunların içinde kendisine ait bir iz yoktur. Hayat ilerler, yıllar geçer; o ise sanki başkasının evinde kalıyormuş gibi temkinli, sessiz ve geçicidir. İşte o noktada insanın aklına şu soru düşer: İnsan kendi hayatının misafiri olur mu?
Misafir olmak, kalıcı olmamaktır. Alanı kullanırsın ama düzenlemezsin. Kararlara karışmaz, eşyaların yerini değiştirmez, fazla iz bırakmazsın. Kendi hayatının misafiri olan insan da böyledir. Hayatının içinde bulunur ama yön vermez. Seçimleri başkaları yapar, sınırları başkaları çizer, ritmi başkaları belirler.
Bu hâl genellikle fark edilmeden başlar. Önce “uyum” diye adlandırılır. Sonra “idare etmek” olur. Ardından “böylesi daha kolay” denir. Zamanla insan, kendi isteklerini bastırmayı olgunluk sanır. Oysa bastırılan her duygu, her hayal, her cümle; kişiyi kendi hayatından biraz daha uzaklaştırır.
Kendi hayatının misafiri olan insan, hep bekleme hâlindedir. Bir gün cesur olacağı günü, bir gün kendisi olacağı anı, bir gün gerçekten başlayacak olan hayatı bekler. Ama o gün gelmez. Çünkü hayat, beklenerek değil; sahiplenilerek yaşanır.
Bu misafirlik hâlinin en belirgin işareti şudur: İnsan kendini anlatırken “ben” demez, “böyle oldu” der. Başına gelenleri sahiplenmez, yaşadıklarını içselleştirmez. Hayat sanki onun üzerinden geçmiş ama ona uğramamıştır.
Çoğu zaman bu durumun temelinde korku vardır. Yanlış yapma korkusu, kaybetme korkusu, dışlanma korkusu… İnsan, risk almamak için geri çekilir. Ama geri çekildikçe hayatın merkezinden uzaklaşır. Merkezden uzaklaşan insan ise zamanla silikleşir.
Bir başka sebep de alışkanlıklardır. İnsan, içinde mutlu olmadığı bir düzeni sırf tanıdık diye sürdürür. Değişmek cesaret ister; misafir kalmak ise daha az bedel ödetir gibi görünür. Oysa bedel sessizce birikir: tatminsizlik, boşluk, anlamsızlık.
Kendi hayatının misafiri olan insan, başkalarının beklentileriyle yaşar. Ne yapması gerektiğini bilir ama ne istediğini bilmez. Sorumluluklarını yerine getirir ama ruhunu ihmal eder. Günün sonunda yorgunluk hisseder ama bu yorgunluğun kaynağını tam olarak adlandıramaz.
Oysa insan, kendi hayatının ev sahibidir. Ev sahibi olmak; her şeyi kontrol etmek değildir. Ev sahibi olmak; sorumluluk almaktır. İstemediğini söyleyebilmek, istemediğini bırakabilmek, kendi sesini duymaya cesaret edebilmektir.
Hayat, “sonra bakarım” denilen bir alan değildir. Sonra, çoğu zaman gelmez. İnsan, kendi hayatına ne kadar geç sahip çıkarsa; kendini bulması da o kadar zorlaşır. Misafirlik uzadıkça yabancılaşma artar.
Ve belki de en acı gerçek şudur: İnsan, kendi hayatının misafiri olduğunda; başkalarının hayatında da kalıcı olamaz. Çünkü kökü olmayanın gölgesi olmaz.
İnsanın yapabileceği en cesur şey, hayatının kapısını içeriden kilitleyip “artık buradayım” demesidir. Kusurlarıyla, korkularıyla, eksikleriyle… Çünkü hayat, mükemmel olmayı değil; ait olmayı ister.
İnsan kendi hayatının misafiri olabilir. Ama kalmak zorunda değildir. Bir gün, bir an, bir karar yeterlidir. O andan sonra hayat; iz bırakılan, düzenlenen, sahiplenilen bir yere dönüşür. Ve insan, ilk kez gerçekten “evde” hisseder.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
İnsan Kendi Hayatının Misafiri Olur Mu?
Bazı insanlar vardır; yaşar ama yaşamaz gibidir. Sabah uyanır, günün içine karışır, konuşur, güler, üretir… Ama bütün bunların içinde kendisine ait bir iz yoktur. Hayat ilerler, yıllar geçer; o ise sanki başkasının evinde kalıyormuş gibi temkinli, sessiz ve geçicidir. İşte o noktada insanın aklına şu soru düşer: İnsan kendi hayatının misafiri olur mu?
Misafir olmak, kalıcı olmamaktır. Alanı kullanırsın ama düzenlemezsin. Kararlara karışmaz, eşyaların yerini değiştirmez, fazla iz bırakmazsın. Kendi hayatının misafiri olan insan da böyledir. Hayatının içinde bulunur ama yön vermez. Seçimleri başkaları yapar, sınırları başkaları çizer, ritmi başkaları belirler.
Bu hâl genellikle fark edilmeden başlar. Önce “uyum” diye adlandırılır. Sonra “idare etmek” olur. Ardından “böylesi daha kolay” denir. Zamanla insan, kendi isteklerini bastırmayı olgunluk sanır. Oysa bastırılan her duygu, her hayal, her cümle; kişiyi kendi hayatından biraz daha uzaklaştırır.
Kendi hayatının misafiri olan insan, hep bekleme hâlindedir. Bir gün cesur olacağı günü, bir gün kendisi olacağı anı, bir gün gerçekten başlayacak olan hayatı bekler. Ama o gün gelmez. Çünkü hayat, beklenerek değil; sahiplenilerek yaşanır.
Bu misafirlik hâlinin en belirgin işareti şudur: İnsan kendini anlatırken “ben” demez, “böyle oldu” der. Başına gelenleri sahiplenmez, yaşadıklarını içselleştirmez. Hayat sanki onun üzerinden geçmiş ama ona uğramamıştır.
Çoğu zaman bu durumun temelinde korku vardır. Yanlış yapma korkusu, kaybetme korkusu, dışlanma korkusu… İnsan, risk almamak için geri çekilir. Ama geri çekildikçe hayatın merkezinden uzaklaşır. Merkezden uzaklaşan insan ise zamanla silikleşir.
Bir başka sebep de alışkanlıklardır. İnsan, içinde mutlu olmadığı bir düzeni sırf tanıdık diye sürdürür. Değişmek cesaret ister; misafir kalmak ise daha az bedel ödetir gibi görünür. Oysa bedel sessizce birikir: tatminsizlik, boşluk, anlamsızlık.
Kendi hayatının misafiri olan insan, başkalarının beklentileriyle yaşar. Ne yapması gerektiğini bilir ama ne istediğini bilmez. Sorumluluklarını yerine getirir ama ruhunu ihmal eder. Günün sonunda yorgunluk hisseder ama bu yorgunluğun kaynağını tam olarak adlandıramaz.
Oysa insan, kendi hayatının ev sahibidir. Ev sahibi olmak; her şeyi kontrol etmek değildir. Ev sahibi olmak; sorumluluk almaktır. İstemediğini söyleyebilmek, istemediğini bırakabilmek, kendi sesini duymaya cesaret edebilmektir.
Hayat, “sonra bakarım” denilen bir alan değildir. Sonra, çoğu zaman gelmez. İnsan, kendi hayatına ne kadar geç sahip çıkarsa; kendini bulması da o kadar zorlaşır. Misafirlik uzadıkça yabancılaşma artar.
Ve belki de en acı gerçek şudur: İnsan, kendi hayatının misafiri olduğunda; başkalarının hayatında da kalıcı olamaz. Çünkü kökü olmayanın gölgesi olmaz.
İnsanın yapabileceği en cesur şey, hayatının kapısını içeriden kilitleyip “artık buradayım” demesidir. Kusurlarıyla, korkularıyla, eksikleriyle… Çünkü hayat, mükemmel olmayı değil; ait olmayı ister.
İnsan kendi hayatının misafiri olabilir. Ama kalmak zorunda değildir. Bir gün, bir an, bir karar yeterlidir. O andan sonra hayat; iz bırakılan, düzenlenen, sahiplenilen bir yere dönüşür. Ve insan, ilk kez gerçekten “evde” hisseder.