Geçen gün biri bana sordu:
“Kapı eşiğine tuz serpmek gerçekten bir şey ifade ediyor mu, yoksa batıl mı?”
Gülümsedim. Çünkü bu soru, aslında tuzla ilgili değil.
Bu soru, sınırlarla ilgili.
Düşünsene… Kapı dediğimiz şey sadece eve girip çıkılan bir yer mi?
Yoksa dış dünyanın bütün karmaşasının içeri süzüldüğü ince bir eşik mi?
Gün içinde kaç insanla karşılaşıyoruz…
Kaç farklı duyguya maruz kalıyoruz…
Kimi aceleci, kimi yorgun, kimi öfkeli, kimi farkında bile olmadan içindeki yükü bize bırakıyor.
Sonra eve geliyoruz.
Ayakkabıyı çıkarıyoruz ama ya üstümüze sinenler?
Ya içimize yapışanlar?
İşte tam burada devreye tuz giriyor.
Tuz; kimyada arındırıcıdır, gelenekte koruyucudur, enerjide ise dengeleyici kabul edilir.
Ama asıl mesele şu:
Kapı eşiğine serpilen tuz, “büyü” değildir.
Bir hatırlatmadır.
“Benim bir alanım var.”
“Bu alanın bir sınırı var.”
“Her gelen, her duygu, her yük içeri giremez.”
Şimdi sana sorayım:
En son ne zaman gerçekten “hayır” dedin?
Ya da içinden “burası benim alanım” diye geçirdin?
Modern hayat bize sınır koymamayı öğretti.
Herkese yetiş, her şeye katlan, her şeye dayan…
Sonra da neden yorulduğumuzu anlamaya çalışıyoruz.
Kapı eşiğine tuz serpmek, bazen şunu demenin en sessiz yolu oluyor:
“Artık yetti.”
Ben bunu bir ritüel gibi değil, bir sohbet gibi görüyorum.
Evle yapılan bir sohbet.
Kendinle yapılan bir anlaşma.
Tuzu serpiyorsun ve içinden şunu geçiriyorsun:
“Bana ait olmayan hiçbir yük bu kapıdan içeri girmesin.”
Bu kadar.
Ne mum yakmak şart.
Ne uzun dualar.
Ne de gizemli hareketler.
Asıl güç, niyette.
Ve işin en güzel tarafı şu:
24 saat sonra o tuzu süpürüp dışarı atarken, sadece tuzu atmıyorsun.
Son günlerde birikenleri de gönderiyorsun.
Şimdi durup düşünelim.
Evin kapısını kilitliyoruz ama enerjimizi açık mı bırakıyoruz?
Pencereyi kapatıyoruz ama ruhumuza giren rüzgârları kontrol ediyor muyuz?
Belki de bu yüzden eski insanlar bu küçük sembolleri önemsiyordu.
Çünkü büyük laflardan çok, küçük hatırlatmalar işe yarar.
Kapı eşiğine tuz serpmek şunu fısıldar:
“Burası benim evim.”
“Burası benim alanım.”
“Burada huzur var.”
Ve bazen, hayatımıza sihirli bir şey katmak dediğimiz şey…
Tam olarak budur.
Kendimize, görünmeyen ama çok hissedilen sınırlar çizebilmek.
Belki de bugün, kapının önüne değil de…
İç dünyamızın eşiğine bir tutam tuz serpmenin zamanıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
Kapının Önünde Bir Tutam Tuz
Geçen gün biri bana sordu:
“Kapı eşiğine tuz serpmek gerçekten bir şey ifade ediyor mu, yoksa batıl mı?”
Gülümsedim. Çünkü bu soru, aslında tuzla ilgili değil.
Bu soru, sınırlarla ilgili.
Düşünsene… Kapı dediğimiz şey sadece eve girip çıkılan bir yer mi?
Yoksa dış dünyanın bütün karmaşasının içeri süzüldüğü ince bir eşik mi?
Gün içinde kaç insanla karşılaşıyoruz…
Kaç farklı duyguya maruz kalıyoruz…
Kimi aceleci, kimi yorgun, kimi öfkeli, kimi farkında bile olmadan içindeki yükü bize bırakıyor.
Sonra eve geliyoruz.
Ayakkabıyı çıkarıyoruz ama ya üstümüze sinenler?
Ya içimize yapışanlar?
İşte tam burada devreye tuz giriyor.
Tuz; kimyada arındırıcıdır, gelenekte koruyucudur, enerjide ise dengeleyici kabul edilir.
Ama asıl mesele şu:
Kapı eşiğine serpilen tuz, “büyü” değildir.
Bir hatırlatmadır.
“Benim bir alanım var.”
“Bu alanın bir sınırı var.”
“Her gelen, her duygu, her yük içeri giremez.”
Şimdi sana sorayım:
En son ne zaman gerçekten “hayır” dedin?
Ya da içinden “burası benim alanım” diye geçirdin?
Modern hayat bize sınır koymamayı öğretti.
Herkese yetiş, her şeye katlan, her şeye dayan…
Sonra da neden yorulduğumuzu anlamaya çalışıyoruz.
Kapı eşiğine tuz serpmek, bazen şunu demenin en sessiz yolu oluyor:
“Artık yetti.”
Ben bunu bir ritüel gibi değil, bir sohbet gibi görüyorum.
Evle yapılan bir sohbet.
Kendinle yapılan bir anlaşma.
Tuzu serpiyorsun ve içinden şunu geçiriyorsun:
“Bana ait olmayan hiçbir yük bu kapıdan içeri girmesin.”
Bu kadar.
Ne mum yakmak şart.
Ne uzun dualar.
Ne de gizemli hareketler.
Asıl güç, niyette.
Ve işin en güzel tarafı şu:
24 saat sonra o tuzu süpürüp dışarı atarken, sadece tuzu atmıyorsun.
Son günlerde birikenleri de gönderiyorsun.
Şimdi durup düşünelim.
Evin kapısını kilitliyoruz ama enerjimizi açık mı bırakıyoruz?
Pencereyi kapatıyoruz ama ruhumuza giren rüzgârları kontrol ediyor muyuz?
Belki de bu yüzden eski insanlar bu küçük sembolleri önemsiyordu.
Çünkü büyük laflardan çok, küçük hatırlatmalar işe yarar.
Kapı eşiğine tuz serpmek şunu fısıldar:
“Burası benim evim.”
“Burası benim alanım.”
“Burada huzur var.”
Ve bazen, hayatımıza sihirli bir şey katmak dediğimiz şey…
Tam olarak budur.
Kendimize, görünmeyen ama çok hissedilen sınırlar çizebilmek.
Belki de bugün, kapının önüne değil de…
İç dünyamızın eşiğine bir tutam tuz serpmenin zamanıdır.