İnsan hayatı boyunca belki de en çok duyduğu cümlelerden biri şudur:
“Olduğun gibi ol.”
Kulağa ne kadar basit, ne kadar doğal geliyor…
Ama gerçek şu ki, insanın en zor başardığı şey tam olarak budur: Kendisi olmak.
Çünkü biz bu hayata “kendimiz” olarak başlamıyoruz.
Zamanla şekilleniyoruz.
Çocukken safız… İçimizden geldiği gibi güleriz, ağlarız, severiz. Kimseye benzemeye çalışmayız. Ama sonra hayat devreye girer. Ailemiz, çevremiz, toplum… Bize nasıl olmamız gerektiğini öğretmeye başlar.
“Böyle konuşma.”
“Böyle gülme.”
“Böyle düşünme.”
“Böyle olursan sevilmezsin.”
Ve biz fark etmeden öğreniriz:
Sevilmek için değişmemiz gerekir.
İşte her şey tam burada başlar.
Kendimizden uzaklaşma süreci…
Bir süre sonra gerçek duygularımızla gösterdiğimiz duygular birbirinden ayrılır. İçimizden geçenle dışarıya yansıttığımız şey aynı olmaz. Çünkü artık içimizde bir korku vardır: Olduğumuz gibi görünürsek kabul edilmeme ihtimali.
Bu yüzden roller takarız.
Güçlü görünürüz mesela…
Ama içimizde kırılmış bir çocuk vardır.
Umursamaz davranırız…
Ama aslında derinden etkileniriz.
Mutlu görünürüz…
Ama yalnızızdır.
Zamanla bu roller o kadar alışkanlık haline gelir ki, bir noktadan sonra hangisi biziz, hangisi değil ayırt edemez hale geliriz. İnsan kendi gerçeğini unutabilir mi?
Evet, unutabilir.
Çünkü kendin olmak cesaret ister.
Kendin olmak; herkes gibi olmamayı göze almak demektir.
Anlaşılmamayı… yargılanmayı… hatta dışlanmayı…
Ve çoğu insan bu bedeli ödemek istemez.
Bu yüzden “uyum sağlamak”, “kendin olmak”tan daha güvenli gelir. Kalabalığa karışmak, fark edilmemek, eleştirilmemek… Bunlar egonun değil, aslında korkunun savunma mekanizmalarıdır.
Ama burada kaçırılan çok önemli bir şey var:
Kendin olmadığın bir hayat, ne kadar “güvenli” olursa olsun, eksiktir.
Çünkü insan en çok kendine yabancılaştığında yorulur.
Sürekli rol yapmak… sürekli kendini kontrol etmek… sürekli “doğru kişi” olmaya çalışmak… Bunlar görünmeyen bir yorgunluk yaratır. Ve kişi çoğu zaman neden yorgun olduğunu bile anlamaz.
Çünkü sorun dışarıda değil, içeridedir.
Peki neden kendimiz olmaktan bu kadar korkarız?
Çünkü reddedilmekten korkarız.
Sevilmemekten… yalnız kalmaktan…
Ama ironik olan şu:
İnsan en çok kendisi olmadığında yalnız kalır.
Çünkü etrafındaki insanlar, gerçek “onu” değil; oynadığı karakteri tanır. Ve kişi ne kadar kalabalık içinde olursa olsun, içten içe anlaşılmamış hisseder.
Gerçek bağlar, ancak gerçek bir “sen” ile kurulur.
Kendin olmak demek mükemmel olmak değildir.
Her zaman doğru olmak, her şeyi bilmek, hiç hata yapmamak hiç değildir.
Kendin olmak;
Kırıldığında bunu kabul edebilmek,
Bilmediğinde “bilmiyorum” diyebilmek,
Üzüldüğünde güçlü görünmeye çalışmamaktır.
Yani aslında kendin olmak…
Maskeleri indirmektir.
Kolay mı? Değil.
Çünkü insan en çok kendi gerçeğiyle yüzleşmekten kaçar. İçinde bastırdığı duygular, korkular, yaralar vardır. Kendin olmak, tüm bunları görmeyi gerektirir.
Ama işin en güzel tarafı da burada başlar.
Çünkü insan kendini kabul etmeye başladığında, dışarıdan kabul görme ihtiyacı azalır. Kendinle barıştıkça, başkalarının onayı önemini yitirir.
Ve bir gün fark edersin:
Yıllarca olmaya çalıştığın kişi, aslında hiç sen değildi.
Gerçek özgürlük, kendin olabildiğin yerdedir.
Belki herkes seni anlamayacak.
Belki herkes seni sevmeyecek.
Ama en azından aynaya baktığında tanıdığın biri olacak karşında.
Ve bu… her şeye değer.
Çünkü bu hayatta en uzun yolculuk,
Başkası olmaktan vazgeçip
Kendine geri dönmektir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
Kendin Olmak Neden Bu Kadar Zor?
İnsan hayatı boyunca belki de en çok duyduğu cümlelerden biri şudur:
“Olduğun gibi ol.”
Kulağa ne kadar basit, ne kadar doğal geliyor…
Ama gerçek şu ki, insanın en zor başardığı şey tam olarak budur: Kendisi olmak.
Çünkü biz bu hayata “kendimiz” olarak başlamıyoruz.
Zamanla şekilleniyoruz.
Çocukken safız… İçimizden geldiği gibi güleriz, ağlarız, severiz. Kimseye benzemeye çalışmayız. Ama sonra hayat devreye girer. Ailemiz, çevremiz, toplum… Bize nasıl olmamız gerektiğini öğretmeye başlar.
“Böyle konuşma.”
“Böyle gülme.”
“Böyle düşünme.”
“Böyle olursan sevilmezsin.”
Ve biz fark etmeden öğreniriz:
Sevilmek için değişmemiz gerekir.
İşte her şey tam burada başlar.
Kendimizden uzaklaşma süreci…
Bir süre sonra gerçek duygularımızla gösterdiğimiz duygular birbirinden ayrılır. İçimizden geçenle dışarıya yansıttığımız şey aynı olmaz. Çünkü artık içimizde bir korku vardır: Olduğumuz gibi görünürsek kabul edilmeme ihtimali.
Bu yüzden roller takarız.
Güçlü görünürüz mesela…
Ama içimizde kırılmış bir çocuk vardır.
Umursamaz davranırız…
Ama aslında derinden etkileniriz.
Mutlu görünürüz…
Ama yalnızızdır.
Zamanla bu roller o kadar alışkanlık haline gelir ki, bir noktadan sonra hangisi biziz, hangisi değil ayırt edemez hale geliriz. İnsan kendi gerçeğini unutabilir mi?
Evet, unutabilir.
Çünkü kendin olmak cesaret ister.
Kendin olmak; herkes gibi olmamayı göze almak demektir.
Anlaşılmamayı… yargılanmayı… hatta dışlanmayı…
Ve çoğu insan bu bedeli ödemek istemez.
Bu yüzden “uyum sağlamak”, “kendin olmak”tan daha güvenli gelir. Kalabalığa karışmak, fark edilmemek, eleştirilmemek… Bunlar egonun değil, aslında korkunun savunma mekanizmalarıdır.
Ama burada kaçırılan çok önemli bir şey var:
Kendin olmadığın bir hayat, ne kadar “güvenli” olursa olsun, eksiktir.
Çünkü insan en çok kendine yabancılaştığında yorulur.
Sürekli rol yapmak… sürekli kendini kontrol etmek… sürekli “doğru kişi” olmaya çalışmak… Bunlar görünmeyen bir yorgunluk yaratır. Ve kişi çoğu zaman neden yorgun olduğunu bile anlamaz.
Çünkü sorun dışarıda değil, içeridedir.
Peki neden kendimiz olmaktan bu kadar korkarız?
Çünkü reddedilmekten korkarız.
Sevilmemekten… yalnız kalmaktan…
Ama ironik olan şu:
İnsan en çok kendisi olmadığında yalnız kalır.
Çünkü etrafındaki insanlar, gerçek “onu” değil; oynadığı karakteri tanır. Ve kişi ne kadar kalabalık içinde olursa olsun, içten içe anlaşılmamış hisseder.
Gerçek bağlar, ancak gerçek bir “sen” ile kurulur.
Kendin olmak demek mükemmel olmak değildir.
Her zaman doğru olmak, her şeyi bilmek, hiç hata yapmamak hiç değildir.
Kendin olmak;
Kırıldığında bunu kabul edebilmek,
Bilmediğinde “bilmiyorum” diyebilmek,
Üzüldüğünde güçlü görünmeye çalışmamaktır.
Yani aslında kendin olmak…
Maskeleri indirmektir.
Kolay mı? Değil.
Çünkü insan en çok kendi gerçeğiyle yüzleşmekten kaçar. İçinde bastırdığı duygular, korkular, yaralar vardır. Kendin olmak, tüm bunları görmeyi gerektirir.
Ama işin en güzel tarafı da burada başlar.
Çünkü insan kendini kabul etmeye başladığında, dışarıdan kabul görme ihtiyacı azalır. Kendinle barıştıkça, başkalarının onayı önemini yitirir.
Ve bir gün fark edersin:
Yıllarca olmaya çalıştığın kişi, aslında hiç sen değildi.
Gerçek özgürlük, kendin olabildiğin yerdedir.
Belki herkes seni anlamayacak.
Belki herkes seni sevmeyecek.
Ama en azından aynaya baktığında tanıdığın biri olacak karşında.
Ve bu… her şeye değer.
Çünkü bu hayatta en uzun yolculuk,
Başkası olmaktan vazgeçip
Kendine geri dönmektir.