Bir zamanlar insanı sarsan haberler vardı. Okunduğunda durduran, düşündüren, “Bu nasıl olabilir?” dedirten… Şimdi ise çoğu haberin altından parmağımızı kaydırıp geçiyoruz. Bir kadın öldürülüyor, bir çocuk istismara uğruyor, bir insan sokak ortasında darp ediliyor. Birkaç saniyelik öfke, kısa bir iç çekiş ve ardından sessizlik. İşte tam burada başlıyor asıl tehlike: Şiddetin normalleştiği, toplumun sessizleştiği yerden.
Şiddet artık yalnızca fiziksel değil. Sözle, bakışla, baskıyla, yok sayarak, değersizleştirerek de yaşanıyor. Ama en korkutucu olanı şu: Bunların çoğu artık “olağan” kabul ediliyor. “Zaten hep oluyor”, “Şaşırmadım”, “Bu ülkede normal” cümleleri, vicdanın üzerine örtülen ince ama ağır bir örtü gibi. İnsan alıştıkça, kalbi de yavaş yavaş hissizleşiyor.
Toplumun sessizliği çoğu zaman korkudan değil, yorgunluktan geliyor. İnsanlar artık tepki vermekten, üzülmekten, öfkelenmekten bile yorulmuş durumda. Çünkü her gün yeni bir olay, yeni bir adaletsizlik, yeni bir acı var. Bu yoğunluk, insan ruhunun kaldırabileceğinden fazla. O yüzden birçok kişi kendini korumak için hissizleşmeyi seçiyor. Ama hissizleşmek, şiddeti durdurmuyor; tam tersine, ona alan açıyor.
Şiddet normalleştikçe, fail cesaretleniyor. Çünkü karşısında güçlü bir toplumsal tepki görmüyor. Sessizlik, yanlış olanı onaylamak değildir belki ama yanlışa direnmemektir. Ve direnilmeyen her şey, büyür. Bugün görmezden gelinen bir davranış, yarın daha sert, daha yıkıcı bir hâl alır.
Bir diğer acı gerçek de şu: Şiddet çoğu zaman mağdurun omzuna yükleniyor. “Neden oradaydı?”, “Neden susmadı?”, “Neden gitmedi?” soruları, suçu yanlış yere koymanın en net göstergesi. Toplum, adaleti sorgulamak yerine mağduru sorgulamayı seçtiğinde, sessizlik bir kez daha güçleniyor. Çünkü insanlar konuşursa suçlanacağını, dışlanacağını, yalnız bırakılacağını düşünüyor.
Bu sessizlik özellikle kadınlar, çocuklar ve dezavantajlı gruplar için daha ağır. Çünkü onların sesi zaten baştan kısık. Konuştuklarında inanılmama, küçümsenme, itibarsızlaştırılma korkusu var. O yüzden birçok kişi yaşadığını içine atıyor. Ama bastırılan her acı, bir yerde başka bir yaraya dönüşüyor.
Medya ve sosyal medya da bu normalleşmede büyük rol oynuyor. Şiddet görüntüleri hızla tüketiliyor, acılar içerik hâline geliyor. Bir olayın ağırlığı, kaç saniye izlendiğiyle ölçülüyor. Oysa bazı acılar izlenmemeli, durup hissedilmeli. Her şeyin bu kadar hızlı akması, insanın empati kurma süresini elinden alıyor.
Peki ne zaman dur diyeceğiz? Ne zaman “Bu normal değil” demeyi hatırlayacağız? Şiddetin hiçbir türünün sıradan olmadığını ne zaman yüksek sesle söyleyeceğiz? Toplumun sessizliği, bireylerin tek tek susmasından oluşuyor. Ama tam tersi de mümkün: Toplumun sesi, bir kişinin konuşmasıyla başlayabilir.
Bazen bir cümle, bir duruş, bir itiraz zinciri başlatır. Herkes dünyayı değiştiremez belki ama sessiz kalmamayı seçebilir. En azından yanlışın yanında durmamayı… Çünkü şiddetin en büyük gücü, yumrukta ya da silahta değil; alışkanlıkta ve sessizliktedir.
İnsan olmak, sadece zarar vermemek değil; zarara karşı durabilmektir. Vicdan, kullanılmadıkça körelen bir kas gibidir. Onu canlı tutmanın tek yolu, hissetmekten kaçmamaktır. Yorulsak da, korksak da, susmak bizi korumaz. Susmak, sadece şiddeti daha görünmez ve daha güçlü kılar.
Belki her şey bir anda düzelmez. Ama her “Bu normal değil” diyen ses, karanlıkta yakılan küçük bir ışık gibidir. Ve bazen bir toplumun yeniden uyanması için, tek gereken şey o ilk ışığın yanmasıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
Normalleşen Şiddet ve Sessizleşen Toplum
Bir zamanlar insanı sarsan haberler vardı. Okunduğunda durduran, düşündüren, “Bu nasıl olabilir?” dedirten… Şimdi ise çoğu haberin altından parmağımızı kaydırıp geçiyoruz. Bir kadın öldürülüyor, bir çocuk istismara uğruyor, bir insan sokak ortasında darp ediliyor. Birkaç saniyelik öfke, kısa bir iç çekiş ve ardından sessizlik. İşte tam burada başlıyor asıl tehlike: Şiddetin normalleştiği, toplumun sessizleştiği yerden.
Şiddet artık yalnızca fiziksel değil. Sözle, bakışla, baskıyla, yok sayarak, değersizleştirerek de yaşanıyor. Ama en korkutucu olanı şu: Bunların çoğu artık “olağan” kabul ediliyor. “Zaten hep oluyor”, “Şaşırmadım”, “Bu ülkede normal” cümleleri, vicdanın üzerine örtülen ince ama ağır bir örtü gibi. İnsan alıştıkça, kalbi de yavaş yavaş hissizleşiyor.
Toplumun sessizliği çoğu zaman korkudan değil, yorgunluktan geliyor. İnsanlar artık tepki vermekten, üzülmekten, öfkelenmekten bile yorulmuş durumda. Çünkü her gün yeni bir olay, yeni bir adaletsizlik, yeni bir acı var. Bu yoğunluk, insan ruhunun kaldırabileceğinden fazla. O yüzden birçok kişi kendini korumak için hissizleşmeyi seçiyor. Ama hissizleşmek, şiddeti durdurmuyor; tam tersine, ona alan açıyor.
Şiddet normalleştikçe, fail cesaretleniyor. Çünkü karşısında güçlü bir toplumsal tepki görmüyor. Sessizlik, yanlış olanı onaylamak değildir belki ama yanlışa direnmemektir. Ve direnilmeyen her şey, büyür. Bugün görmezden gelinen bir davranış, yarın daha sert, daha yıkıcı bir hâl alır.
Bir diğer acı gerçek de şu: Şiddet çoğu zaman mağdurun omzuna yükleniyor. “Neden oradaydı?”, “Neden susmadı?”, “Neden gitmedi?” soruları, suçu yanlış yere koymanın en net göstergesi. Toplum, adaleti sorgulamak yerine mağduru sorgulamayı seçtiğinde, sessizlik bir kez daha güçleniyor. Çünkü insanlar konuşursa suçlanacağını, dışlanacağını, yalnız bırakılacağını düşünüyor.
Bu sessizlik özellikle kadınlar, çocuklar ve dezavantajlı gruplar için daha ağır. Çünkü onların sesi zaten baştan kısık. Konuştuklarında inanılmama, küçümsenme, itibarsızlaştırılma korkusu var. O yüzden birçok kişi yaşadığını içine atıyor. Ama bastırılan her acı, bir yerde başka bir yaraya dönüşüyor.
Medya ve sosyal medya da bu normalleşmede büyük rol oynuyor. Şiddet görüntüleri hızla tüketiliyor, acılar içerik hâline geliyor. Bir olayın ağırlığı, kaç saniye izlendiğiyle ölçülüyor. Oysa bazı acılar izlenmemeli, durup hissedilmeli. Her şeyin bu kadar hızlı akması, insanın empati kurma süresini elinden alıyor.
Peki ne zaman dur diyeceğiz? Ne zaman “Bu normal değil” demeyi hatırlayacağız? Şiddetin hiçbir türünün sıradan olmadığını ne zaman yüksek sesle söyleyeceğiz? Toplumun sessizliği, bireylerin tek tek susmasından oluşuyor. Ama tam tersi de mümkün: Toplumun sesi, bir kişinin konuşmasıyla başlayabilir.
Bazen bir cümle, bir duruş, bir itiraz zinciri başlatır. Herkes dünyayı değiştiremez belki ama sessiz kalmamayı seçebilir. En azından yanlışın yanında durmamayı… Çünkü şiddetin en büyük gücü, yumrukta ya da silahta değil; alışkanlıkta ve sessizliktedir.
İnsan olmak, sadece zarar vermemek değil; zarara karşı durabilmektir. Vicdan, kullanılmadıkça körelen bir kas gibidir. Onu canlı tutmanın tek yolu, hissetmekten kaçmamaktır. Yorulsak da, korksak da, susmak bizi korumaz. Susmak, sadece şiddeti daha görünmez ve daha güçlü kılar.
Belki her şey bir anda düzelmez. Ama her “Bu normal değil” diyen ses, karanlıkta yakılan küçük bir ışık gibidir. Ve bazen bir toplumun yeniden uyanması için, tek gereken şey o ilk ışığın yanmasıdır.