Zamansız Bir Labirent: Kör Baykuş’un Gölgesinde Varlık ve Hiçlik
Yazının Giriş Tarihi: 02.03.2026 15:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.03.2026 15:08
"Hayatta öyle yaralar vardır ki cüzam gibi teni değil, ruhu yavaş yavaş ve yalnızlıkta kemirir." Sadık Hidayet’in bu sarsıcı cümlesiyle adım attığımız dünyası, aslında bize hiç de yabancı değil.
Divan edebiyatının o uçsuz bucaksız anlam deryasına daldığımızda bizi hep o "erişilmez sevgili" karşılar. Şeyh Galip’in Hüsnü Aşk’ında aşk; mumdan gemilerle ateşten denizleri aşmak gibi imkansız bir yolculuktur. Abdülhak Hamit’in eserlerinde iliklerimize kadar hissettiğimiz o metafizik ürperti ve ölüm teması, Sadık Hidayet’te yerini varoluşsal bir arayışa ve ölümün o kaçınılmaz, davetkar çekiciliğine bırakır. İnsan sormadan edemiyor: Leyla’sını arayan Mecnun’un asıl tutkusu Leyla mıydı, yoksa o vuslat yolunda çektiği kutsal ızdırap mı?
Eserin tiyatro uyarlamasını izlediğimde, gerçeklik algısının bir tokat gibi yüzüme çarpışıyla sarsıldım. Sahi, kahramanın zihnini meşgul eden o gizemli kadın bir hayal miydi yoksa kanlı canlı bir gerçek mi? Hidayet bizi çarpık çizgilerle örülmüş bir paradoksun içine hapseder; burada ölüm, yaşam ve varoluş birbirine dolanır. Zaman, ucu bucağı olmayan bir labirenttir ve karakterler birer metafor olarak sürekli birbirinin yerine geçer.
Birçoğumuzun zihninde yankılanan o ürkütücü itiraf, Hidayet’in kaleminde hayat bulur: "Tek tesellim, ölümden sonraki hiçlik ümidiydi; orada tekrar yaşama düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu." Kafkaesk bir düzlemde, insanlığın en temel sorunu olan yalnızlık ve çıkmaz sokaklarla boğuşan "tutunamayan" bir ruhu izleriz onda. Kendi hayatının çetin yollarını, yine kendi eliyle noktalayacak kadar bu karanlığın içindedir yazar.
Belki de gerçek huzur, aradığımızı bulmakta değil; arayışın kendisinde kaybolmayı göze alabilmektedir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem Karavul
Zamansız Bir Labirent: Kör Baykuş’un Gölgesinde Varlık ve Hiçlik
"Hayatta öyle yaralar vardır ki cüzam gibi teni değil, ruhu yavaş yavaş ve yalnızlıkta kemirir." Sadık Hidayet’in bu sarsıcı cümlesiyle adım attığımız dünyası, aslında bize hiç de yabancı değil.
Divan edebiyatının o uçsuz bucaksız anlam deryasına daldığımızda bizi hep o "erişilmez sevgili" karşılar. Şeyh Galip’in Hüsnü Aşk’ında aşk; mumdan gemilerle ateşten denizleri aşmak gibi imkansız bir yolculuktur. Abdülhak Hamit’in eserlerinde iliklerimize kadar hissettiğimiz o metafizik ürperti ve ölüm teması, Sadık Hidayet’te yerini varoluşsal bir arayışa ve ölümün o kaçınılmaz, davetkar çekiciliğine bırakır. İnsan sormadan edemiyor: Leyla’sını arayan Mecnun’un asıl tutkusu Leyla mıydı, yoksa o vuslat yolunda çektiği kutsal ızdırap mı?
Eserin tiyatro uyarlamasını izlediğimde, gerçeklik algısının bir tokat gibi yüzüme çarpışıyla sarsıldım. Sahi, kahramanın zihnini meşgul eden o gizemli kadın bir hayal miydi yoksa kanlı canlı bir gerçek mi? Hidayet bizi çarpık çizgilerle örülmüş bir paradoksun içine hapseder; burada ölüm, yaşam ve varoluş birbirine dolanır. Zaman, ucu bucağı olmayan bir labirenttir ve karakterler birer metafor olarak sürekli birbirinin yerine geçer.
Birçoğumuzun zihninde yankılanan o ürkütücü itiraf, Hidayet’in kaleminde hayat bulur: "Tek tesellim, ölümden sonraki hiçlik ümidiydi; orada tekrar yaşama düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu." Kafkaesk bir düzlemde, insanlığın en temel sorunu olan yalnızlık ve çıkmaz sokaklarla boğuşan "tutunamayan" bir ruhu izleriz onda. Kendi hayatının çetin yollarını, yine kendi eliyle noktalayacak kadar bu karanlığın içindedir yazar.
Belki de gerçek huzur, aradığımızı bulmakta değil; arayışın kendisinde kaybolmayı göze alabilmektedir.